Eski emniyet müdürü Hanefi Avcı, Gülen Cemaati’nin hâlâ operasyon yapma gücü olduğunu söyledi. Avcı’ya göre Cemaat yıllardır devletin kritik kurumlarını dinledi ve devletin arşivine sahip.

Hanefi Avcı: ‘Cemaat’in operasyon gücü sürüyor’

Hanefi Avcı, Türkiye’nin en tanınmış eski polislerinden. Emniyet Genel Müdürlüğü bünyesinde daire başkanlığı ve il emniyet müdürlüğü görevlerinde bulundu. Türkiye’de “devlet içinde çeteleşme” iddialarının ortaya saçıldığı Susurluk Skandalı döneminde cesur açıklamalarda bulundu. 2010’da yazdığı “Haliç’te Yaşayan Simonlar Dün Devlet Bugün Cemaat” başlıklı kitap ile Türkiye’de Fethullah Gülen Cemaati’nin polis ve yargı içinde örgütlendiğini iddia etti. Kitabının yayımlanmasından sonra bir sol örgüte yardım, yataklık ve Ergenekon soruşturması kapsamındaki Oda TV davalarından tutuklandı. Dört yıl cezaevinde yattı. Anayasa Mahkemesi’nin kararlarıyla ‘yargılamada hak ihlali’ kararı sonucu tahliye olduktan sonra ikinci kitabı “Cemaat’in İflası – Hoca’nın Ayağının Kaydığı Yer” başlıklı yeni bir kitaba imza attı. Avcı ile yeni çıkan kitabı kapsamında Gülen Cemaati’nin mevcut durumu ve AK Parti hükümetinin Cemaat’e yönelik operasyonları hakkında konuştuk. (İrfan Bozan)

Fethullah Gülen Cemaati hakkında ikinci kitabınız çıktı. Neden bir kitap daha yazdınız?

Ortam ve şartlar yeniden böyle bir kitap yazmayı gerektirdi. Gelişmelere baktığınızda artık şu anda Cemaat’in yürüttüğü operasyon ve tahkikatların sahteliğinin oraya çıktığı, kurulan kumpasların orta yere çıktığı, Cemaat ile hükümet arasında kavganın başladığı bir olayda Cemaat’e yönelik soruşturmalar da başlayınca artık bir şeyler söylemenin gereği ortaya çıktı.

“Cemaat’in operasyon kabiliyeti hâlâ var”

Kitabınızın adı “Cemaat’in İflası” ama kitabı okuduğumuzda hâlâ ayakta ve faal olan bir Cemaat yapılanması varlığına dikkat çekiyorsunuz. İçerik ile başlık çelişmiyor mu?

İflastan kastettiğim, Cemaat iflas etti, yok oldu anlamında değil. İflası mecazi anlamda kullandım. Cemaat kendisini İslami kimlikle tanımlıyor. İslam’da iflasın bir manası var. İslami metinler diyor ki; eğer siz insanlara kötülük yaparsanız, insanlara hukuksuz ve adaletsiz davranırsanız; öbür dünyada bunlardan hesap sorulurken sizin iyi amelleriniz onlara verilir, yaptığınız kötülüğün bedelini ödersiniz. İyi amelleriniz biterse, çok kötülük varsa, bu defa o insanların kötü amelleri size verilir ve siz o zaman iflas etmiş olursunuz; yani her şeyini kaybetmiş, elindeki sermayesi gitmiş insan olursunuz. Biz Cemaat’in yaptıklarıyla öbür tarafta iflas etmiş olduğunu anlatmak için bu adı koyduk. Hatta bu kitabın asıl yazılış amacı; Cemaat çok ciddi olarak var, siz Cemaat’i bitti zannediyorsunuz, yapılan birkaç işlemle Cemaat pasifize oldu diyorsunuz; tam tersine çok ciddiye almanız gereken çok ciddi bir yapı olarak hâlâ var. Kamu duyarlılığını artırmak için bu kitabı yazdım. Tüm toplumu dinleyip izleyebilen; başbakanların, bakanların, herkesin telefonlarını dinleyebilen, tüm devlet toplantılarına girip bakabilen, TSK, MİT gibi devletin devasa kuruluşlarına kumpas yapabilen bir yapıdan söz ediyoruz.

Cemaat’in yukarıda saydıklarınızı yapabilecek gücü hâlâ var mı?

En azından operasyon yapabilme kabiliyeti var. Evet epey darbe yedi, birtakım unsurları tayin oldu. Birtakım elemanları tutuklandı. Destek veren işadamları desteğini çekti ama bu Cemaat’in gücünden çok şey kaybettirmedi. Hâlâ illegal çekirdek, gövde yapı güçlü ve operasyon yapabilecek, her türlü provokasyonu yapabilecek gücü ve imkânı var. Bugün MİT bile devletin belli kurumlarından bilgi alırken zorlanır. Emniyet aynı şekilde zorlanır. Cemaat bir saniyede tüm devlet arşivine sahip olur. Devletin hafızası Cemaat’te. Cemaat tüm devlet arşivine sahip. Ellerinde yüzlerce kamu görevlisine şantaj yapacak bilgiler var. Kimi nasıl terbiye ettiklerini biliyoruz. İstediği zaman istedikleri bilgiyi kullanabilirler. O güç ve bilgi ellerinde var. Bence tüm MGK toplantılarının kayıtları ellerinde var. Tüm Dışişleri Bakanlığı toplantılarının kayıtları ellerinde mevcut. Bu böyle hafife alınamayacak kadar Cemaat’e güç ve kudret veren bir durum.

Operasyon diyerek neyi kastediyorsunuz?

MİT tırlarının durdurulması. Tutuklu polislerin çıkarılmasını kastediyorum. Bunların dışında hiç tahmin etmediğimiz şeyler de yapabilir.

Aslında sizin tabirinizle operasyon yapıyorlar ama başarılı olmuyor. Mesela son olarak İstanbul’da tutuklu polislerin tahliye kararı uygulanamadı. Hatta kararı veren hâkim tutuklandı. Artık başarılı olamıyorlar denemez mi?

Biz 7 Şubat 2012’de MİT yöneticilerinin ifadeye çağrılma kararlarıyla şoke olduk. 17-25 Aralık operasyonlarıyla şoke olduk. Bunlar tahminlerimizi aşan şeylerdi. Bugün de bunu aşan şeyler yapabilirler. Mesela tutuklu polislerin tahliyesi konusunda Urfa’da başarılı oldular. Hâkim kendi nöbetine denk getirdi, hiç dosyaya bakmadan tahliye etti. İzmir’de başka bir hâkim yine tahliye kararı verdi. İstanbul’daki olayda da uzun bir hazırlık yapılmıştı. Burada engellendi. Beceremediler. Bu başka operasyon yapmayacaklar anlamına gelmiyor. Ummadığımız operasyonlara girişebilirler, bu imkân ve güç var.

Nasıl önlenebilir?

Şimdi kapatılan özel yetkili mahkemelerde Cemaat’in militanı haline dönüşmüş birçok hâkim ve savcı var. Bu kişiler hakkında yapılmış yüzlerce şikâyet var. Bunlar haklı şikâyetler. Bu şikâyetleri dikkate almadan bu hâkim ve savcıların tekrar yargı içine konması büyük bir hataydı. Bunların kararlarının tarafsız olmadığı Anayasa Mahkemesi ve diğer bazı mahkemelerin kararlarıyla netleşmiş. Bunlar yargı içine konamaz. Hükümet sadece kendi davalarına bakarak bunları görmezden geldi, yargı içine karıştırdı. Bu vahim bir tehlikedir. Bu hâkim ve savcılar her baktıkları davada sorun yaratabilirler. Bu kişilerin araştırılıp soruşturulması gerekiyor.

“Aynı sahada iki güç doğdu”

Kitabınızda 2006-2013 yılları arasında Cemaat’in önce poliste sonra da yargıda artan bir oranda hakimiyet kurduğunu, sonra da istedikleri operasyonları yaptıklarını yazıyorsunuz. Sizce Cemaat bunları niye yaptı? Hedefi neydi?

Aslında belki başlangıçta bu hedefleri önlerinde yoktu. Zamanla güç kazandıkça, imkânlar önlerine geldikçe hedeflerini büyüttüler. Başlangıçta amaçları devlet içinde etkin olmak, kendi elemanlarını devlete yerleştirmek, devletin imkânlarını bolca kullanmaktı. Fakat zaman içinde korkunç denetimsiz, kimsenin karışmadığı, istediği gibi polis ve yargıyı kullanma imkânına kavuştular. Cemaat yargının ne kadar etkin bir silah olduğunu keşfetti. Onunla bütün hedeflerini gerçekleştirebiliyor, bütün rakiplerini yok edebiliyor hale geldi. Türkiye’de istediği işi yapabilme imkânına sahip olduğunu gördü. En sonunda şunu gördü: Aslında ülkeyi ben yönetiyorum. Her şeyi benim elemanlarım yapıyor. Mesela şunu net olarak görüyoruz: Güneydoğu’da polis, savcı ve hâkimler hükümetin değil Cemaat’in programını uyguluyor. Hükümet Güneydoğu’da MİT ile beraber barış süreci yürütüyor; daha yumuşak, silahsız bir çözüm anlayışına doğru gidiyor. Karşılığında örgüt de eylem yapmıyor. Ama Cemaat tersine binlerce insanı tutukluyor, tahliye etmiyor. Hükümet yasalar, paketler çıkarıyor, Cemaat bunları hiç dinlemiyor. Cemaat operasyoncu bir anlayışı devam ettiriyor. Kendince oralarda kurdukları evlerle insanları kazanırım anlayışına yöneliyor. Orada kendini dayatıyor.

Dış politikada hükümet Mavi Marmara eyleminin arkasında duruyor, Cemaat tersini savunuyor. İç güvenlikte Cemaat ile AK Parti hükümeti arasında tam tersi görüşler var. 2008’e kadar Türkiye’de terör örgütü üyesi olarak yargılanan kişi sayısı ile 2008’den yani Cemaat’in yargıda etkin olmasından sonraki rakam arasında 10 kat artış var. Poşu takan örgüt mensubu, gösteriye katılan örgüt mensubu sayıldı. Herkese bir örgüt adı takılarak yargılandı. Cemaat iç güvenlik, uyuşturucu, organize suç konularında kendi tanımlamalarını hayata geçirmeye çalıştı. Cemaat kendi politikalarını uyguladı. Tabii bunlar bizim gördüklerimiz. Göremediğimiz bir şekilde diğer sahalara da müdahale ediyordu.  Bir süre sonra öyle bir hale geldi ki Cemaat’te bir söz vardır: “Hakimiyetin şenni müdahaleyi reddeder”. Yani hakimiyet olmasının gerekleri, başkalarının o sahada hakim olmasını kabul etmemektir. Hakim bir tane olur. Şimdi aynı sahada bir hükümet, bir de Cemaat gücü doğdu. Birinin Güneydoğu politikası var, diğerinin de var. Birinin dış politikası var, diğerinin de var. Cemaat en sonunda “Ben gücüm, benim dediğim olmalı, ben bu hükümeti devreden çıkarayım. Onu bir kenara koyayım, kendim oraya gireyim” dedi. İlk denemesini 7 Şubat operasyonu ile yaptı. Burada iki amacı vardı: “Güneydoğu’yu benim dediğim gibi çözelim, hükümet yanlış yöntem izliyor. Ben bu oyunu bozarım” dedi. Güneydoğu işini yürüten hem Milli İstihbarat Teşkilatı görevlilerini sorguya çağırmakla, hem de orada yapılan işlemleri birtakım evrak ve belgeleri MİT’ten alıp, götürüp, Diyarbakır BDP’nin bürosuna koyarak, o olayı suç haline dönüştürdü. Barış süreci görüşmelerini PKK’ya yardım, PKK’ya destek gibi kabul ettirerek, MİT üzerinden bütün hükümet politikalarını boşa çıkarmayı, hem de MİT’i ele geçirmeyi düşündü. Bu onlar açısından iyi bir kalkışmaydı. Tabii hükümet bunu yapanları cezalandırmak, mani olmak yerine sadece onların elinden MİT mensuplarını kurtarmak gibi pasif bir yöntemi tercih etti. Olaya karışan bir savcı yardımcısıyla üç, dört polis müdürünün yerini değiştirdi, olayı öyle geçiştirmeye kalktı. 7 Şubat aslında en ciddi tepki vermesi gereken konuydu. Hükümet orada pasif kaldı. Niye? Oy kaybetmek istemiyordu. Cemaat’i karşısına almak istemiyordu, onun çok ciddi bir gücü ve oy potansiyeli var zannediyordu. Cemaat’in artık doyumsuz bir noktaya gelip, hükümeti yerle bir etmeye karar vermeyi, yerine başka bir şey koymayı düşündüğü zaman da 17 ve 25 Aralık operasyonları geldi.

Hanefi Avcı: Cemaat 2011 seçimleri öncesinde AKP’den 80 civarı milletvekili istedi. Fotoğraf:İlker Taş/Al Jazeera Türk

“Cemaat AKP’den milletvekili istedi”

Kitabınızda Cemaat ile AKP arasında 2011’deki genel seçim öncesinde bir milletvekili pazarlığından bahsediyorsunuz. Cemaat’in 80 civarında milletvekili istediği ama AKP’nin buna yanaşmadığını yazmışsınız. Nedir bu olayın ayrıntıları?

Cemaat belli oranda milletvekili istiyor. AKP de belli oranda karşılamayı düşünüyor, fakat Cemaat’in istediği sayının hükümeti tıkama ihtimali olan sayı olduğu anlaşılınca AK Parti vazgeçiyor. Cemaat’in planı hükümeti tıkayacak bir sayı. Hükümet bu planı öğrenince vazgeçiyor.

Bu pazarlığın yapıldığından ne kadar eminsiniz?

Pazarlık değil de onlar milletvekili istiyorlar. Bu aslında Türkiye’de olur. Birtakım gruplar siyasi partilerden milletvekili isterler. Burada tam bu istem kabul edileceği sırada Cemaat’in yaptığı planı hükümet öğreniyor, son ana kadar oyalıyor, son anda göstermelik birkaç kişi koymak suretiyle onların oyununa gelmiyor.

Yıllarca beraber yürüyen bu iki güç daha fazla beraber yürüyemezler miydi?

Aslında beraber yürüyorlardı ama az önce de söylediğim gibi bir yerde hakim güç bir kişi olur. Hakimiyet noktasında sorun çıkmaya başladı. Aslında hükümet bazı uygulamalara karşı çıktı. Karşı çıktığını bazı uygulamalarıyla, açıklamalarıyla ima etti. Düşündü ki bu ima ile Cemaat düzeltir. Mesela İlker Başbuğ’un tutuklanması sonrasında hükümet tahliyesini istedi. Başbakan birkaç konuşmasında bunu da deklare etti. Düşündü ki, bunu anlarlar, tahliye ederler ama Cemaat Başbakan’ı hiç kazımadı.

Her şey 17-25 Aralık’ta mı koptu?

17-25 Aralık’ta hükümet anladı ki bıçak artık kendi boğazına dayanmış ve kendi kellesi alınacak, iş artık savaşa dönüştü.

“17-25 Aralık sonrası için Cemaat kimlerle ittifak yaptı?”

Kitabınızda “Cemaat 17-25 Aralık’ı planladıysa bunun devamını da planlamıştır. Hükümet gidince yerine kimin geleceğini de düşünmüştür” diyorsunuz. Cemaat kimlerle ittifak yapmıştı, kimler gelecekti?

Cemaat gibi üç adım sonrasını planlayan, hesap eden bir hareket var. Siz hükümeti kesin ortadan kaldırmaya yönelik bir plan yapmışsınız, “Peki bunlar gidecek de yerine kim gelecek?” diyemezsiniz. Mutlaka yerine geleceği hesap etmiş olmanız lazım. Peki yerine geleceği hesap ederken kimdi bunlar? Kimler gelecekti? Bu bir soru. İkincisi Türkiye’de belli güçler var. Bir hükümet gelirken, giderken, sözleri halk nezdinde etkili olacak bir Cumhurbaşkanlığı makamı var. Acaba Cumhurbaşkanlığı makamının ne yapacağını tahmin ediyorlardı? Orası ile bir görüşme yaptılar mı? Temasları var mıydı? Veya ayrı bir hesap kitap var mıydı? Bunu bilmiyorum. Bunu hesaba almamış olmaları mümkün değil. İkincisi bu ülkede bir ordu var. Her ne kadar Ergenekon, Balyoz davaları yıpratsa da alacağı tavır dengeleri değiştiriyor. Mesela TSK’nın ne tür tavır koyacağını düşünüyorlardı. Hiç onu hesaba katmadan, ‘biz bu hükümeti yıkalım, sonra yerine istediğimiz birilerini koyalım’ diye düşünemezsiniz. Anayasa yargısı ne yapacak, bu konuda net bilgi sahibi olmanız lazım. Bu konular hakkında biz net bilgilere sahip değiliz. Ama bu hesaplar yapılmadan da bu işin olmayacağı kanaatindeyim. Daha sonrasında hükümetin ya da yönetimin tavırlarına baktığınız zamanda da bir farklılık görüyorsunuz. Cumhurbaşkanı ile hükümet arasındaki ilişkileri normal seviyede görmüyorsunuz. Hükümetin yüksek yargıya bakışında farklılıklar görüyorsunuz. Demek ki, diyorsunuz ki, bizim bugün aydınlatamadığımız ama gelecekte aydınlanması gereken bu kurumların tavırları neydi? Cemaat bu kurumlara nasıl rol verdi? Bir irtibatı var mıydı? Onlarla görüştüler mi? Yoksa görüşmeden yorum yaparak mı fikir sahibi oldular? Bunlar bence aydınlanması gereken, ortaya çıkarılması gereken bir durum olarak karşımızda duruyor.

Siz bu konuların da deşilmesi gerektiği kanaatinde misiniz?

Bu konuları deşmeden Cemaat’i aydınlatamazsınız. Bu karanlık olayı ortaya çıkarmış olamayız. Bence birileri bu karanlık sahaya projektör tutmalı. Buraları hesaba katmadan yorum yapamayız. Cemaat’in 17-25 Aralık ile hükümeti götüreceği konusu sadece bizim değil herkesin ikna olduğu bir konu. Cemaat bunu kendi içinde deklare etmiş, “kesin gidiyorlar” diye yaymış.

“Cemaat Türkiye’yi kendisi yönetmek istiyordu”

Neydi Cemaat’in hedefi?

Bence Cemaat Türkiye’yi kendisi yönetmek istiyordu. Öne çıkarak başbakan, bakan olarak değil arka planda kalarak yönetmek istiyordu. Biz bunu kısmen yaşadık; bir polis teşkilatı var ya da bir yargı teşkilatı var. Şimdi ortaya çıktı ki o karşımızdaki polisler, yargı mensupları hiç de hukuku, devlet talimatlarını değil tamamen Cemaat’in talimatlarını uygulamış. Aynı anlayışla tüm devlete hakim olup yönetmek istediler. Kendi politikalarını, kendi uygulamalarını tüm kurumlara dayatmak istiyorlardı. Hani Başbakan diyor ya “Ne istediler vermedik?” Cemaat artık bir şey isteyen, alan değil her şeye sahip olup; kendi veren, kendi dağıtan olmak istiyordu.

Hanefi Avcı: AKP hükümetinin Cemaat ile mücadelesinde eksiklikler var. Fotoğraf: İlker Taş/Al Jazeera Türk

Hükümetin şu andaki Cemaat ile mücadelesi için ne söyleyeceksiniz? Başarılı mı?

Hükümetin yaptıklarının çok aksayan, eleştirilecek yönleri de var. Fakat şöyle bir şey de var: Bu mücadeleyi yapacak olan kişiler büyük oranda Cemaat’in elindeydi. Bu işi kim yapacak, yargı. Yargının en etkin kesimi bunların elindeydi. Kim yapacak, polis. Özellikle bu işi yapacak polisler Cemaat’in elindeydi. Bunların boşaltılıp, yerine normal insanların gelmesi bir süreci kapsadı. Ekibin oluşması ayrı bir süreç. Tabii bu konuda çok da deneyimli değil hükümet. Eskiden tüm büyük soruşturmaları Cemaat organize ediyordu, koordinasyonu sağlıyordu. Şu anda hükümet zannediyor ki bu koordinasyon olur, olmuyor. Bu koordinasyon için özel yasalar çıkarılması gerekiyor.

Hükümetin Cemaat ile mücadele stratejisi eksik ve yetersiz”

Hükümette bir mücadele stratejisi göremiyor musunuz?  

Var olan strateji eksik ve yetersiz. Daha ciddi, daha hesaplı, daha planlı, daha diğer kurumlarla koordineli plan yapılması gerektiği kanaatindeyim. Buna rağmen ciddi mesafe alındığını da söyleyeyim. Bir olayı ciddiye almak, tehlikeli diye tanımlamak en önemli aşama. En azından bu gerçekleşti.

Bir İslamcı gruba yönelik soruşturmadaki usulsüzlükler kapsamında aralarında bazı gazetecilerin de olduğu kişiler gözaltına alındı. Bu operasyon çok tartışıldı. Sizin yaklaşımınız nedir bu operasyona ilişkin?

Ellerindeki bir operasyon ancak bu kadar kötü kullanılabilir. Bu ana kadar hiç silah kullanmamış bir dini grubun evine polisin silah koyduğu, bomba koyduğu ortaya çıktı. Kendileri de bunu söylüyorlar. Olayı bu şekilde yürütseniz tüm kamuoyu, toplum, basın olayı anlayacak, olayı ona göre anlayacak ama siz bunun içine iki basın mensubunu koyarak, bu operasyonda gerçeğin görülmesini engellediniz. Hem basına yönelik bir soruşturma yapmak sureti ile yanlış bir noktaya geldiniz hem de asıl gerçeğin görülmesi fırsatını heder ettiniz. Basın mensupları suçluysa bile polis operasyonuna gerek yoktu. Bu büyük bir yanlışlıktı. Bu kadar güzel bir malzeme bu kadar kötü kullanılır diye düşünüyorum. Hâlâ Cemaat’in işlediği suçlarla ilgili elde çok malzeme var ama bunlar kullanılamıyor. Cemaat’in en büyük suçları, yürüttüğü soruşturmalarda dosyalara kendi koyduğu delillerdir. Balyoz davasındaki sahte deliller onları mahkûm edecek delillerdir. Oda TV davasındaki sahte deliller onları mahkûm etmeye yeterlidir. Yeni bir iddiaya gerek yok. Sadece yarattıklarıyla mahkûm olurlar. Sahte telefon dinlemelerini önlerine koyun, hepsi mahkûm olurlar.

“Yolsuzluk iddiaları yargıya taşınmalıydı”

17-25 Aralık operasyonlarını siz kitabınızda darbe olarak niteliyorsunuz. AKP hükümeti de aynı yaklaşımı savunuyor. Oysa toplumda ciddi bir kesim var ki; bu operasyonları yolsuzluk operasyonu olarak görüyor. Siz yolsuzluk iddiaları için ne düşünüyorsunuz?

Benim Emniyet Teşkilatı’ndaki görevim terörle mücadele, istihbarat olmasına rağmen en ciddi yolsuzluk operasyonlarını yapmaya çalıştım. Bu ülkede yolsuzluk çok ciddi bir mesele. Ama ben şunu da biliyorum: Cemaat’in yolsuzluklarla mücadele etme diye bir anlayışı hiç olmadı. Hatta bu zamana kadar hiçbir zaman ‘yolsuzlukla mücadele edeceğim’ anlayışına girmedi. Bu konuda bir operasyon yapmadı ve hatta bizim yaptığımız operasyonları da hep engellediler. Benim iki yolsuzluk operasyonumu Cemaat engelledi. Biri enerji operasyonuydu. Hükümetin bazı bürokratlarının adı karışmıştı. Burada bizi hükümete ihbar ederek, oradan uzaklaştırdılar, kendileri orada kaldı. Yine benim Edirne’de CHP’li Belediye Başkanı’na yönelik yaptığım bir operasyonu Cemaat bizzat gidip CHP’lilere ihbar etti. Bu hükümetin belediyelerinde onlarca yolsuzluk olayı var. Cemaat bunların ortaya çıkarılması için hiç uğraşmadı, çalışmadı. Ta ki 17 Aralık’a kadar. Önce şunu yapmak gerekir. Bu Cemaat devletin Cumhurbaşkanı’nı, Başbakanı’nı, bakanlarını, MGK’sını her şeyi dinliyor, buna hakkı yok. Ülkenin güvenliği her şeyden önemli. Önce bunun hesabını sormam lazım. Sonra da Cemaat’in ortaya koyduğu yolsuzluk dosyalarının içeriğine bakıp; bunların ne kadarı doğru, ne kadarı değil? Bunlara bakılıp yolsuzluk var mı, yok mu? Bunların hesabının sorulması lazım. Ortada bir yolsuzluk iddiası var. Bunların bir kısmı doğru olabilir, olmayabilir de. Buna bakılması lazım.

Söylediğinizin ilk ayağı yapıldı ama ikinci ayağı yapılmadı gibi. Ne dersiniz?

İkinci ayak da yapılmalı, hatta şuna da bakılmalı: Bu Cemaat ne kadarını sahte yaptı? Ne kadarını doğru yaptı? Bu iddiaların ne kadarı gerçek? Belki bu iddiaları da aşan bir yolsuzluk olabilir. Bunların yargı ortamına taşınması gerekir.

“Bu konuda hükümet hata yaptı” mı diyorsunuz?

Bu iddialar yargıya taşınmalıydı. Tamam, yargının birinci safhasına bakıldı ama savcılık safhasında kaldı. Bence savcıyı aşıp mahkemeye gitmesi gerekiyordu. Çünkü varsa sahtelik de ortaya çıkardı. Eğer bu konuşmalar montajsa, bunu yapana da suç bulmak lazım. Bunların hepsinin bir tarafsız yargı önünde incelenmesi gerekiyordu. Hâlâ kamuoyunda sorular var, o soruların aydınlığa kavuşması gerekiyor.

“Hükümet Cemaat’e aktif tavır almakta geç kaldı”

AK Parti cenahı ‘Cemaat bizi kandırdı’ savunması yapıyor. Sizce gerçekten kandırıldı mı? Kandırıldıysa nasıl oldu?

Sadece hükümet değil bu ülkenin aydınları, demokratları da aldandılar. ‘Geçmişle hesaplaşıyoruz, militarizmle hesaplaşıyoruz, faili meçhullerle hesaplaşıyoruz, biz ülkeyi modern, demokratik hale getireceğiz’ dediler, herkes bunları alkışladı. Ben de alkışladım. Bir müddet sonra olayın böyle olmadığı anlaşıldı. Olayın rengi değiştikçe destek yavaş yavaş çekilmeye başladı. Şu anda küçük bir azınlık demokrat grup dışında herkes bu desteğini çekti.

Hükümet de mi böyle düşündü?

Abartarak söylüyorum, hükümet 360 milletvekili çıkarmış ama hükmedemiyor. Belli güçler hükümete meydan okuyor, dinlemiyor. Militarist kesimler beyanatlar veriyor. Birileri de çıkıyor, ‘bunlara haddini bildireceğiz’ diyor. Hükümet o zaman bunlara sarıldı, bunları destekledi. Bizim daha sonra gördüğümüz Ergenekon, Balyoz belgelerini hükümet hep daha önce gördü. Bizim görmediğimiz, sokağa çıkmayan başka belgeleri de gösterdiler. Belki de bunların birçoğu sahteydi. “Size suikast yapılacak” dediler.

“Hükümet zafiyet gösterdi”

Bir süre sonra bahsettiğiniz davalara ilişkin derin şüpheler oluşmaya başladı. Siz sol bir örgüt davasından tutuklandınız. Hükümet yine Cemaat’e karşı tavır almadı. Neden?

Hükümet belli bir noktadan sonra bunların sahteliğini gördü, o zaman etkin tedbir almadı. Hükümetin kabahati bence orada başlıyor. Zafiyet gösterdi. Türkiye’de sağın meşhur bir lafı vardır ya “ya devlet başa ya kuzgun leşe” diye; devlet başa gelemedi, tavır koyamadı. “Ben devletim” diyemedi. Başlangıçta ben hükümete fazla suç bulamıyorum. Belli bir süreden sonra daha aktif tavır koymalıydı, bunu yapmadı hükümet. Sahteliğini anladıkları anda daha aktif tavır koysalardı, Oda TV operasyonu olduğu gün bunun hesabını sorsalardı, haksız KCK tutuklamaları yapıldığı zaman hesabını sorsalardı, herkesi casus diye suçlayıp saçma sapan iddiaların hesabını sorsalardı bu hale gelmezdi. Bence büyük hata yaptılar, bu hataların bir kısmının bedelini ödüyorlar. Siyaseten bence çok ciddi bedel ödüyorlar. Gelecekte de ödeyecekler. Çünkü halk bunu gördü. Niye tepki gösterilmediğinin en azından sandıkta karşılığı görülecektir. Ama şu an benim karşımda tüm devletin kurallarını yerle bir eden, toplumsal yaşamın bütün değerlerini yerle bir eden bir Cemaat varken ben önce bunu hedef kabul ederim. Bu halledilmeden diğerini birinci mesele yapamam. Herkes diyor ki “hükümeti suçla”. Hükümeti suçlamak kolay ama önce bu birinci tehlikeyi atlatmamız lazım.

Kaynak: Al Jazeera-İrfan Bozan

1 YORUM

CEVAP VER

*