NEDEN TÜRKİYE- II

 

Birinci yazı dizimizde Rusyanın Kızıl kuşak projesi kapsamında hayata geçirdiği planlarından ve aktörlerinden bahsetmiştik Kızıl kuşak projesinin başarıyla uygulanmış olması Rusya açısından tehdidin tam anlamıyla ortadan kalkmasını önlememiş olsa dahi alınan tedbirler ile Uzak Tahkim stratejisi’de bu anlamda başarılı sayılırdı. Ancak Ortadoğuya hakim olmak amacıyla Yeni kurulan Türkiye’ nin Ortadoğu ile olan irtibatının kesilmesi ve aktif rol almaması için bir dizi önlem alınması gerekiyor ve hatta Ortadoğunun kaynaklarının daha etkin bir biçimde sömürülmesi için ABD, Fransa ve İngiltere’nin ortaklaşa olarak elde edilen veriler dahilinde İslam dinini kullanarak gladyo tipi terör örgütlerini  bu alanda  faal kılma çabaları sonrasında Yeşil Kuşak Projesi.ortaya çıkmıştır.

Rusyanın Kızıl kuşak projesine karşılık oluşturulacak olan Yeşil kuşak projesi Rusyanın taktik alandaki hareketini kısıtlayacak, aynı zamanda Türk milletinin milliyetçilik akımı önünde bir set oluşturacaktı. Zira doğudan Türk dünyasına açılacak bir kapı Türklerin yeniden birleşerek tehdit unsuru olacaklarını gayet iyi tahmin edebiliyorlardı. Sömürgeci unsurların bu alanlardaki yeraltı kaynakları ve enerji hatlarının kontrolünü de ellerinde bulundurmaları için önem taşıyordu. Yükselen Arap milliyetçiliği de bölgede ikinci bir tehdit unsuru ve aynı zamanda bu unsurlarla silahlı olarak mücadele etmek kan kaybına yol açacağından Bölgede konuşlandırılacak olan Gladyo tipi terör unsurları Ortadoğunun kaos’u ve ilerlemesinin önünde büyük bir engel teşkil edecekti. Böylelikle Ortadoğunun ve ülkemizin bir tehdit unsuru olmasını ortadan kaldıracak ve hatta ileriki bir dönemde Türkiye ve ortadoğu coğrafyasında bulunan ülkelerini parçalayarak, kurulacak devletçikleri kendilerine hizmetkâr kılabileceklerdi.

 

Bu amaçla öncelikli olarak Ortadoğuda ileri karakol olarak kullanabilecekleri bir üssün olması ve yetiştirilecek olan Gladyoların bu üsten kontrollerinin sağlanması amacıyla; İsrail bölgede güçlendirilecek, Hatta Birleşmiş milletler nezdinde hakları garanti altına alınarak korunacaktı. Bu amaçla ABD, İsrail’e Demir kubbe adını vererek üssün korunmasını ve vasiliğini üslenmiştir. İkinci dünya savaşına müteakip İsrail Demir kubbe olarak dünya siyasi arenasında önemli bir rol üslenecektir. 

İlk olarak Gladyo tipi terör unsurlarının faaliyetleri kaynaklarda 1977 yılında ortaya çıktığı belirtilse’ de Temelleri hiç şüphesiz Kurtuluş savaşı yıllarında kullandıkları çetelere dayanmaktadır. Zira bu çeteler ileriki tarihlerde Gladyo yapılanmasının sistematik olarak kuruluşlarına ilham kaynağı olacaktır. Öncelikli olarak Sovyet Rusyanın Türkiye üzerindeki etkinliğini kırmak amacıyla TKP’nin kurucusu olan Mustafa Suphi nin ve ona bağlı ekibin ortadan kaldırılması gerekir. Zira Bu kadronun ortadan kaldırılması demek Sovyet Rusyanın Türkiye Cumhuriyeti sınırlarındaki etkinliğini kıracaktır. Bu amaçla daha önceden Osmanlı devletinin Hilal’i Ahmer Cemiyetinde Görev alan Yahya Kâhya ve ekibi kullanılarak Mustafa Suphi ve ekibinin ortadan kaldırıldığı öngörüsünü desteklemektedir. Ulu Önder Mustafa Kemal ATATÜRK bir yandan milli mücadele ve diğer yandan Gladyonun temellerini atma çabası içerisinde olan sömürgecilerle mücadele ediyordu. Özellikle Sovyet Rusyanın etki alanını kısıtlayan sömürgeci ülkelerin bölgedeki hâkimiyetlerini kırmak amacıyla başlattıkları iç isyanları bilmek Gladyo yapılanmalarının temellerini anlamamızı kolaylaştıracaktır.

MİLLİ MÜCADELE DÖNEMİNDE İÇ İSYANLAR

İngilizler, Mütareke’nin ardından ordularını terhis etmeye başlamışlar ve Türkiye’ye fazla bir birlik tahsis edemiyorlardı. Bu sebeple Güney Anadolu’da işgal ettikleri yerlerde Ermenileri ve bazı Arap aşiretlerini kendi amaçları doğrultusunda kullanmaya çalıştılar. İşgal ettikleri bölgelerdeki Türkmen ve Kürt aşiretlerine de propaganda yaptılar fakat bunda pekte başarılı olamadılar. Bunun üzerine bölgede Kürtleri hedef alarak, bölgede bir Kürdistan Devleti kurulacağına dair yoğun bir propagandaya başladılar. Bunun sonucu olarak bazı aşiret reislerini kazanmayı başardılar. Bunlardan biri olan Ali Batı, 11 Nisan günü, Mardin bölgesinde bir ayaklanma başlattı. 13. Kolordu’ya bağlı birlikler isyan bölgesine sevk edildi. 18 Mayıs 1919’da Ali Batı çatışmalarda öldürülünce isyan kısa sürede sona erdi.

   21 Eylül 1919’da Ahmet Anzavur Bandırma Bölgesi’ne gelerek ayaklanma girişiminde bulundu. Kazım (Özalp) Bey gerekli tedbirleri aldı ve isyan girişimi kısa sürede bastırıldı.     Bundan başka Anadolu’nun ortasında bulunan Konya’nın Bozkır Bölgesi’nde, 27 Eylül 1919’da bir isyan çıktı ve hızla alınan tedbirler sonucu bu isyan da kısa sürede bastırıldı.

    Temsil Heyeti ile bu yolla da mücadele edemeyen ve Anadolu ile irtibatı kesilerek otoritesi ortadan kalkan Damat Ferit Paşa hükümeti, 2 Ekim günü istifa etti. Yerine Ali Rıza Paşa hükümeti kuruldu.

 Damat Ferit Paşa Hükümeti’nin istifasından sonra ortaya çıkan isyanlar (Aznavur İsyanı ve Şeyh Eşref İsyanı). Damat Ferit Paşa ve Hürriyet ve İtilaf Fırkası ise Anadolu hareketini etkisiz hale getirmek ve kurulan yeni hükümeti düşürmek için, Askeri Nigahban Cemiyeti ve İngiliz Muhipler Cemiyeti işbirliği ile Adapazarı bölgesine gönderdikleri bazı kişilerle halka para dağıtarak isyan başlatmaya çalışıyorlardı.

     Bu sırada Temsil Heyeti tarafından yeni hükümetle anlayış birliğine varmak ve işbirliğinin şartlarını belirlemek amacıyla 20–22 Ekim tarihlerinde, Salih Paşa başkanlığındaki İstanbul hükümeti temsilcileri ile Amasya’da bir görüşme yapıldı.[49] Görüşmeler sonucunda, ikisi gizli toplam beş protokol imzalandı ve İstanbul Hükümeti ile Temsil Heyeti arasında temel konularda fikir birliğine varıldı.

     Ülkede Temsil Heyeti ile uyumlu bir hükümetin kurulduğu ve Batı Anadolu’da cephenin nispeten daha durağan hale geldiği bu dönemde, yukarıda bahsettiğimiz parti, dernek ve kişilerin yanında İngilizlerce de desteklenen Ahmet Aznavur tekrar ortaya çıktı. Etrafına topladığı birtakım eşkıya ile Manyas bölgesinde, ‘’Yunanlılara karşı savaşacağım…’’ diyerek adam toplamaya başladı. Fakat daha sonra, Balıkesir ve Biga bölgesinde isyan çıkardı. Aznavur’un üzerine Köprülü Hamdi Bey Müfrezesi gönderildi. Albay Kazım (Özalp) Bey de bazı birliklerle isyancıların üzerine yürüdü. Başka bölgelerden gelen ilave kuvvetler de yetişince Aznavur’un adamları dağıldı ve kendisi de bölgeden kaçtı. İsyan 25 Kasım 1919’da tamamen sona erdi.

     Bu sırada İngiliz ve Fransızlar bir süredir, Ortadoğu’nun paylaşılması konusunda bazı değişiklikler yapmak maksadıyla görüşmelere başlamışlardı. İki devlet arasında yapılan görüşmeler sonucu Temmuz 1919’da; Mersin, Adana, Maraş, Antep ve Urfa ile Suriye’nin bir kısmının Fransız kuvvetlerine devredilmesi, Şam ve Halep şehirlerinin de Şerif Hüseyin’e bırakılması kararlaştırıldı. Bu antlaşmaya göre, Fransızlara verilmesi gereken Musul ise İngilizlere bırakılıyordu. Gelişmeleri yakından takip eden Temsil Heyeti, bu yeni durum karşısında bazı tedbirler almaya başladı. 9 Eylül 1919 günü Temsil Heyeti tarafından ‘’Garbi Anadolu Umum Kuvayı Milliye Kumandanlığı’na’’ atanan Ali Fuat (Cebesoy) Paşa’ya, Kilikya Bölgesi’nin de sorumluğu verildi. 11 Eylül günü, güneydeki işgal edilen yerler güvenlik bakımından kolordulara göre çeşitli bölgelere ayrıldı. Mustafa Kemal Paşa; 1 Kasım 1919 tarihinde, sorumluluk sahası Adana vilayetinin tamamı ile Tarsus ve Mersin bölgesini kapsayacak şekilde Kilikya Kuvayı Milliye Komutanlığı’nı kurdu. Aynı günlerde; Maraş, Antep ve Urfa bölgesine de sorumlu subaylar görevlendirildi.

     Bu arada Kilis; 29 Ekim, Maraş ve Urfa; 30 Ekim, Antep ise;  5 Kasım 1919'da Fransızlar tarafından işgal edildi. İşgallerin hemen ardından bu bölgelerde Fransızlara karşı şiddetli bir direniş başlatıldı. Ülkenin bu sıkıntılı durumundan yararlanarak Şii inancı propagandası yapan ve Mehdi olduğunu iddia eden Şeyh Eşref 1919 yılı içinde, Bayburt ve çevresinde huzursuzluk çıkarmaya başlamıştı. Şeyh Eşref, nasihat heyetleri gönderilerek ikna edilmeye çalışılmasına rağmen 26 Ekim 1919’da isyan etti. Bunun üzerine 25 Aralık 1919’da,

Tümen isyanı bastırmakla görevlendirildi. Çıkan çatışmalar sonucunda 1 Ocak 1920’de Şeyh Eşref ve yakınları öldürüldü. Bundan sonra isyan kısa süre içinde sona erdi. Bu sırada İstanbul’da toplanan Meclis-i Mebusan, 28 Ocak 1920 tarihinde, Misak-ı Milli kararlarını kabul etti. Aynı günlerde, Gelibolu bölgesinde bulunan Akbaş Cephaneliği’nde bol miktarda silah ve mühimmatın Köprülü Hamdi Bey ve arkadaşları tarafından, 26/27 Ocak 1920 tarihinde, nöbetçi Fransız askerleriyle birlikte Anadolu’ya kaçırılması başta İngilizler olmak üzere İtilaf Devletlerinde endişeye sebep oldu.

     1920 yılının bu ilk günlerinde Milli Mücadele lehine yaşanan bu önemli gelişmeler üzerine başta İngilizler olmak üzere İtilaf Devletleri, Damat Ferit Paşa, Hürriyet ve İtilaf Partisi ve Milli Mücadele karşıtı diğer unsurlarla birlikte tekrar harekete geçtiler. Bu sebeple, 16 Şubat 1920’de Anzavur tekrar sahneye sürüldü. Anzavur ve Gâvur İmam ile adamları 20 Şubat 1920’de Biga’yı bastı ve yeni bir isyan başlattılar. Akbaş Cephaneliği’nden kaçırılan silahların isyancıların eline geçme riski ortaya çıktı. Bunun üzerine Biga’da bulunan Dramalı Rıza, Akbaş Cephaneliği’nden kaçırılan silahların depolandığı bölgeye çekildi. Köprülü Hamdi Bey ise aynı istikamette çekilirken şehit oldu. Silahların depolandığı yere doğru yönelen isyancıların yaklaşması üzerine silah ve mühimmat imha edildi ve buradaki Milli Kuvvetler bölgeden ayrıldı. Bundan cesaret alan Anzavur, Ahmediye Cemiyeti adıyla bir cemiyet kurdu ve Kuvayı Muhammedi ye adıyla askeri birlikler oluşturmaya başladı. İsyanın uzaması ve genişleme temayülü göstermesi üzerine cepheden da bazı birlikler çekilerek Aznavur’un üzerine gönderildi.

     İstanbul’daki gelişmelerin kendi aleyhine sonuçlar vereceğini düşünen İtilaf Devletleri, 16 Mart 1920 tarihinde İstanbul’u işgal ettiler. 150 Osmanlı devlet adamı ve milletvekili tutuklanarak Malta’ya gönderildi. İstanbul’da sıkıyönetim ilan edildi. İşgal, Temsil Heyeti tarafından, İtilaf Devletleri temsilcilerine çekilen telgraflarla protesto edildi. Bundan başka; Eskişehir ve Afyon’daki yabancı birlikler silahları ellerinden alınarak buralardan uzaklaştırıldılar. Geyve ve Ulukışla yakınlarındaki demiryolu köprüleri tahrip edildi ve Anadolu’daki yabancı subaylar tutuklandılar.

     Temsil Heyeti tarafından, 19 Mart 1920 tarihinde yayımlanan bir duyuruyla Ankara’da olağanüstü yetkilere sahip bir meclis toplanacağı ilan edildi.

TBMM’nin toplanmasının engellenmesi için ortaya çıkan isyanlar (Hendek-Adapazarı, Bolu-Düzce İsyanları, Konya, Yozgat- Boğazlıyan ve Çapanoğulları İsyanları).      Ankara’da TBMM toplanması için seçim hazırlıkları başlar başlamaz İstanbul Hükümeti, bunu engellemek için harekete geçti. İngilizlerin de desteğiyle Hilafet Ordusu (Kuvayı İnzibatiye) adıyla askeri birlikler kurmaya ve İstanbul’dan Ankara’ya uzanan bir hat üzerinde, TBMM aleyhine isyanlar çıkarmak için için çalışmaya başladı. Bu çabalar sonucunda, uzun süre önce başlayan Anzavur isyanı halen devam ederken, 8 Nisan günü, Hendek ve Adapazarı bölgesinde yeni bir isyan çıktı. 24. Tümen isyanı bastırmakla görevlendirildi. 11 Nisan günü Anzavur, top ve makineli tüfeklerle donatılmış 500 kişilik kuvvetiyle Adapazarı ve Geyve dolaylarında milli kuvvetlere saldırdı. 13 Nisan günü, Bolu ve Düzce dolaylarındaki halk ta isyana katıldı. İsyan, 19 Nisan tarihinde Beypazarı’na kadar yayıldı.

     Anzavur, 20 Nisan günü Geyve Boğazı’nda yenilerek kaçtı. Fakat geniş bir bölgede halkın isyana katılmasıyla durum çok kritik hale gelmişti. İstanbul’dan Adapazarı’na gelen İzmit mutasarrıfı Çerkez İbrahim halka, padişahın selamını getirdiğini söyleyerek 150 lira maaşla gönüllü toplamaya başladı. Güçlenen isyancılar bütün bölgeye hâkim olduktan sonra Geyve Boğazına saldırdılar. İsyanın hızla yayılması üzerine çok miktarda birlik cepheden çekilerek isyanı bastırmakla görevlendirildi. Aydın, Soma, Akhisar ve Ayvalık Cephelerinden milli müfrezeler ve Balıkesir, Bilecik, Bursa ve Eskişehir’den gelen askeri birlikler isyan bölgesine sevk edildi. Ali Fuat (Cebesoy) Paşa; Geyve Boğazı’ndan Adapazarı’na kadar olan bölgeden, Refet (Bele) Bey ise; Ankara’dan, Beypazarı ve Bolu’ya kadar olan bölgeden sorumlu olarak görevlendirildi.

     Bu sırada İzmit’te yığınak yapan Süleyman Şefik Paşa komutasındaki Hilafet Ordusu (Kuvayı İnzibatiye) da bir kısım kuvvetleriyle Bolu Bölgesi’ndeki isyancıları desteklemeye başladı. İsyanlar Haziran 1920 tarihine kadar üç ay sürdükten sonra bastırılabildi. 29 Temmuz’da isyan yeniden başladı ancak alınan tedbirler sonucu kısa sürede sona erdi. Bunun üzerine Hilafet Ordusu İstanbul’a dönmek zorunda kaldı. İsyanların en yoğun olduğu dönemde İtilaf Devletleri San Remo’da toplanmışlardı. 18 Nisan 1920’de başlayıp 27 Nisan’da sona eren toplantılar sonucunda Türkiye ile imzalanacak barış antlaşması hakkında bir metin hazırlandı. Bu metne göre; ‘’İzmir Türk hâkimiyetinde kalacak fakat Yunanistan da idareye iştirak edecek ve 2-3 sene sonra İzmir’in durumu tekrar görüşülerek bir karara varılacaktı. Suriye ve Adana’nın durumu Fransa ve İngiltere arasında görüşülecek, Ermenistan’a müstakil bir devlet kurma hakkı verilecek, Padişah İstanbul’da kalacak fakat boğazlar İtilaf Devletleri kontrolünde olacaktı.’’ 11 Mayıs 1919 tarihinde, bu kararlar o anda Paris’te bulunan Tevfik Paşa başkanlığındaki İstanbul hükümeti heyetine bildirildi.     23 Nisan 1920 tarihinde TBMM açıldı. Meclis Başkanlığına Mustafa Kemal Paşa seçildi. 2 Mayıs günü 11 bakanlı ilk bakanlar kurulu teşkil edildi. TBMM’nin açılması ve hükümetin kurulması ile birlikte artık ülke yönetimi İstanbul’dan Anadolu’ya taşınmış oldu. Açık bir şekilde kışkırttığı ve desteklediği isyanlara rağmen TBMM’nin açılmasını engelleyemeyen İstanbul hükümetinin etkinlik alanı sadece İstanbul ve yakın çevresi ile sınırlı kaldı.

     Yeni açılan meclis Milli Mücadele’yi yürütmek için hızla gerekli yeni kanunları çıkarmaya başladı. 29 Nisan 1920’de, Hıyanet-i Vataniye ve İstiklal Mahkemeleri kanunları çıkarıldı. Fakat ellerindeki yönetim yetkesini TBMM’ye kaptırmak istemeyen İstanbul Hükümeti ve ona bağlı unsurlar Anadolu’nun başka bölgelerinde de isyanlar çıkarmaya başladılar. Bunun sonucunda 5 Mayıs 1920’de Konya’da bir isyan çıktı fakat bu isyan şehirde bulunan askeri birlikler tarafından derhal bastırıldı. Mayıs ayında isyan dalgası bu sefer Yozgat bölgesine sirayet etti. Daha meclis açılmadan faaliyetlerine başlayan Postacı Nazım ve Çerkez Kara Mustafa isimli şahıslar, etraflarında topladıkları 30–40 kişi ile birlikte 14 Mayıs 1920’de, Yenihan’a bağlı Kaman Köyü’nde isyan çıkardılar. İsyan kısa sürede Yozgat-Yenihan ve Boğazlayan’a kadar genişledi. 5. Kafkas Tümeni ve Erzurum Milli Müfrezesi ile Antep Cephesinden çekilen Kılıç Ali komutasındaki bir müfreze isyancıların üzerine gönderildi. Büyük sıkıntılara yol açan bu isyan ancak Temmuz ayı ortalarına kadar etkisiz hale getirilebildi.

     Bu isyanla birlikte bölgenin eski feodal aileleri de, mevcut durumdan yararlanarak yeniden varlık göstermeye kalkıştılar. Çapanoğulları ve Aynacı oğulları aileleri Deli Ömer çetesini de yanlarına alarak isyan ettiler. İsyancılar 13 Haziran’da; Sorgun’u, 14 Haziran’da da; Yozgat’ı ele geçirdiler. İsyan 7 Eylül 1920’e kadar Zile, Erbaa, Maden, Alaca, Kara Mağara ve Mecitözü bölgelerine yayıldı. 3. Kolordu birlikleri ve bölgedeki Milli Müfrezeler isyanı bastırmakta yetersiz kalınca, Eskişehir’den Çerkez Ethem ve Bolu’dan İbrahim Bey Müfrezeleri de bölgeye gönderildi.  İsyan ancak Ocak 1921 tarihine kadar bastırılabildi.

 Fransız, Yunan ve Ermeni taarruzlarının tetiklediği isyanlar (Cemil Çeto İsyanı, Milli Aşireti İsyanı, Çopur Musa İsyanı, Delibaş İsyanı). Bu sırada Güney Cephesi’ndeki Milli Kuvvetler tüm bölgede baskın, pusu vb. gayri nizami harp usullerini uygulayarak düşman unsurlarına saldırılarına devam ediyordu. Fransızlar, zaten sayıca yetersiz olan birliklerini işgal ettikleri bölgenin her yanına dağıttıklarından saldırılara karşı hassas bir durumda bulunuyorlardı. Çatışmalar 1920 yılı boyunca şiddetlenerek devam etti. Pozantı’da tahkimli bir bölgede bulunan bir Fransız taburu Milli Kuvvetlerin saldırısına uğradı. Mevzilerinde tutunamayarak çekilen Fransız taburu Kar boğazı Muharebesi’nden sonra, 29 Mayıs 1920 tarihinde esir edildi. Bunun üzerine Fransızlar birliklerini dağlık bölgelerden çekerek Mersin-Tarsus-Adana ve Ceyhan ile demiryolu istasyonlarını ellerinde tutabilecek şekilde konuşlandırdılar.

      Batı Cephesi’nde ise 14-15 Haziran 1920’de Kuvayı Milliye güçleri, İstanbul yakınlarındaki bir İngiliz birliğine taarruz ettiler. Bu durum İngilizleri oldukça endişelendirdi ve Yunanistan’dan İstanbul’u korumak için bir tümen istenmesi gündeme geldi. Venizelos, bu tümeni verebileceklerini ancak buna karşılık İtilaf Devletleri’nin de İzmir ve civarındaki Yunan kuvvetlerinin ileri harekâtına izin vermelerini istedi. 11 Mayıs 1919 tarihinde Osmanlı Hükümetine verilen barış antlaşması ile ilgili San Remo Konferansı metnine henüz bir cevap verilmemişti. Yunan taarruzu, Osmanlı Hükümeti’ni bu antlaşmayı imzalamaya zorlamak açısından da faydalı olacaktı. Bu sebeple İngilizler ve Fransızlar bu teklife razı oldular.      Yunanlılar 22 Haziran 1920’de, tüm cephe boyunca genel taarruza geçtiler. Hızla ilerleyen Yunan birlikleri karşısında tutunamayan Kuvayı Milliye güçleri kuzeyde Dünboz-Aksu hattına, ortada Dumlupınar mevzilerine ve Aydın bölgesinde Nazilli’ye kadar çekilmek zorunda kaldılar. Yunanlılar, Anadolu’daki taarruzları ile koordineli olarak 20 Temmuz 1920’de de Trakya bölgesini işgal ettiler. Trakya’daki Türk birliklerinin bir kısmı esir olurken bir kısmı da Bulgaristan’a sığındılar. Yunan taarruzları devam ederken Osmanlı Hükümeti, her şeye ve her türlü baskıya rağmen San Remo Konferansı kararlarına itirazda bulunuyordu. İtilaf Devletleri, 16 Temmuz 1920’de Osmanlı Hükümeti’nin kararlar hakkındaki itirazlarına sert bir cevap verdiler.[74] Baskılara dayanamayan İstanbul Hükümeti 10 Ağustos 1920’de Sevr Antlaşmasını imzaladı.

   1920 yılının başından beri Doğu Cephesi’nde de önemli gelişmeler yaşanıyordu. 15. Kolordu Komutanı Kazım (Karabekir) Paşa, 13 Haziran 1920’de Doğu Cephesi Komutanlığı’na atandı. Hazırlıkların tamamlanması üzerine 22 Haziran günü taarruzun başlatılmasına karar verildi.      Bu sırada Çiçerin’den gelen bir mektup üzerine taarruz ertelendi. Bu sırada Ermeniler Oltu’ya taarruz ederek şehri ele geçirdiler. 7 Temmuz’da Ermenilere, işgalle ilgili bir ültimatom verildi. 20 Eylül’de Ermenilere taarruz edilerek Elviye-i Selase’nin ele geçirilmesine karar verildi. Bu arada diplomatik girişimlerle Gürcülerin tarafsız kalmaları sağlandı. Ermeniler, 24 Eylül 1920’de, Badiz Bölgesi’nden baskın tarzında taarruza geçtiler. Başlangıçta bu taarruz başarılı olsa da kısa süre içinde toparlanan ve Ermenileri durduran Türk birlikleri 28 Eylül’de karşı taarruza geçtiler. Bu taarruzlar karşısında Ermeni birlikleri geri çekilmeye başladılar. Türk birlikleri 28 Ekim 1920’ye kadar Sarıkamış-Laloğlu hattında bekledi. 28 Ekim’de tekrar taarruza geçen Türk Ordusu 30 Ekimde; Kars’ı ve 7 Kasım’da Gümrü’yü ele geçirdi. 26 Kasım’da başlayan görüşmelerin ardından 2/3 Aralık 1920’de Gümrü Antlaşması imzalandı. Doğu, Batı ve Güney Cephelerinde aynı anda önemli muharebelerin verildiği bu dönemde değişik bölgelerde yeni isyan hareketleri ortaya çıktı.  Fransız ve İngilizlerin yaptıkları propagandalar sonucu devlet otoritesinin zayıflamasını ve güvenlik güçlerinin daha çok cephelere kanalize olmasını da fırsat bilen bazı çevrelerde başlatılan Kürtçü ve ayrılıkçı hareketler baş göstermeye başladı. Bu kapsamda, ilk olarak Bahtiyar Aşireti reisi Cemil Çeto, Garzan bölgesinde bağımsız bir hükümet kurmak için bir isyan başlattı. Cemil Çeto bölgedeki diğer aşiretleri tehdit ederek kendisine katılmaya zorladı fakat diğer aşiretler bu isyan hareketine katılmadılar. 13. Kolordu birlikleri Cemil Çeto’nun üzerine gönderildi. Çevresinde topladığı adamların çoğu kısa süre içinde ölünce Cemil Çeto, 7 Haziran 1920 tarihinde, dört oğluyla birlikte teslim oldu. Bunun ardından, Haziran 1920 başlarında, Fransızlar Urfa’yı yeniden işgal etmek için harekete geçince bunu fırsat bilen Milli Aşireti, Fransızlarla işbirliği yaparak, 8 Haziran 1920’de isyan etti. İsyancılar, üzerlerine gönderilen 5. Tümen ve milli müfrezelerin karşısında dayanamayarak 19 Haziran günü güneye, Fransız bölgesine kaçtılar. 24 Ağustos 1920 tarihinde, 3000 atlı ve 1000 kadar yaya kuvvetle tekrar yurda giren Milli Aşireti, 26 Ağustos günü Viranşehir’i işgal etti. 5. Tümen ve TBMM’ye bağlı aşiretlerin müdahalesi sonucunda isyancılar 15 gün sonra yeniden güneye kaçmak zorunda kaldılar. Batı’da da Yunan taarruzu ile paralel bazı isyanlar ortaya çıkmaya başladı. 21 Haziran günü Afyon’da, Yunan taarruzunun başladığı günlerde Çopur Musa isyanı çıktı. Çivril’i basan asiler, üzerlerine gönderilen kuvvetler karşısında dayanamayarak Yunanlılara sığındılar.Bu dönemde diğer önemli bir isyan da Konya bölgesinde çıkan Delibaş isyanıdır. 2/3 Ekim 1920 gecesi Çumra’yı basan Delibaş isimli bir eşkıya ise 3 Ekim günü de Konya’ya saldırdı. İsyancıların Konya’yı ele geçirmesi üzerine isyan kısa sürede; Beyşehir, Akşehir, Ilgın ve Karaman bölgelerine yayıldı. Ankara, Adana ve Afyon’dan gönderilen kuvvetler 6 Ekim’de Konya’yı asilerin elinden kurtardılar. Konya’dan kaçan asiler, Koçhisar, Akseki, Bozkır ve Manavgat’a doğru giderken diğer bazı isyancılar Kadınhanı ve Ilgın’ı işgal ettiler. Batı Cephesinden çekilerek bölgeye gönderilen ilave kuvvetlerin de katılımıyla isyan tamamen bastırıldı. Delibaş ise Mersin’de Fransızlara sığındı.

 Düzenli ordu kurulması aşamasında çıkan isyanlar (Demirci Mehmet Efe ve Çerkez Ethem İsyanları)   İsyanlar bastırılıp Doğu Cephesi’nde düzenli birliklerle Ermenilere karşı kesin sonuçlu bir zafer kazanılmasının ardından Yunan taarruzları karşısında hiçbir yerde tutunamayarak geri çekilen Kuvayı Milliye birliklerinin artık düzenli orduya dönüştürülmesi gerektiği konusunda mecliste bazı tartışmalar başladı. Aslında Yunan taarruzundan sonra kurulan yeni cephede askeri yapılanma biraz daha güçlenmiş, Kuvayı Milliye unsurlarının eski ağırlığı azalmıştı. Cephe, bir generalin emrinde ve çoğu tümen yapılanmasında olan askeri birliklere paylaştırılmış, personel ikmali ve lojistik faaliyetler ağırlıklı olarak askeri ikmal sistemi (Menzil Teşkilatları) tarafından yapılmaya başlanmıştı. Ancak Demirci Mehmet Efe ve Çerkez Ethem başta olmak üzere birçok efe ve asker olmayan kişilerin kontrolündeki Kuvayı Milliye birlikleri cephede hala önemli bir yer tutuyordu. Bu tartışmaların devam ettiği sırada Batı Cephesi’nde Yunan Ordusu; üç tümenle Bursa’da, bir tümenle Aydın civarında, bir tümenle Uşak’ta ve bir tümenle Gediz bölgesinde bulunuyordu. Çerkez Ethem’in de yönlendirmesiyle, 61. ve 11. Tümenlerle Kuvayı Seyyare birlikleri tarafından, 24 Ekim 1920’de bu Yunan tümenine taarruz edildi. Fakat taarruz başarısız oldu ve çok fazla zayiat verildi.

       Bunun üzerine Çerkez Ethem ve düzenli birlik komutanları arasında yenilginin sorumluluğu konusunda tartışmalar başladı. Bu tartışmalar kısa süre içinde meclise kadar yayıldı. Hem bu tartışmalar, hem de alınan yenilgi sonrasında hükümet, cephede yeni düzenlemeler yapmaya karar verdi. Ali Fuat (Cebesoy) Paşa, Batı Cephesi Komutanlığı’ndan alınarak elçi olarak Moskova’ya gönderildi. Batı Cephesi, Batı ve Güney Cephesi olarak ikiye ayrıldı.  Batı Cephesi Komutanlığına; Erkanı Harbiye Reisliği de uhdesinde kalmak üzere, İsmet (İnönü) Bey, Güney Cephesi Komutanlığı’na ise; merkezi Konya olmak üzere, İçişleri Bakanı Refet (Bele) Bey atandı.

   Bu atamaların ardından, 8 Kasım 1920 tarihinde, hızla düzenli ordu kuruluşuna geçilmesine karar verildi. Ayrıca, ordunun manevra yeteneğini artırmak maksadıyla güçlü bir süvari birliği oluşturulması kararlaştırıldı. Bundan sonra eldeki kuvvetler düzenli ordu şeklinde yeniden düzenlenmeye başlandı. İsmet (İnönü) Bey’in, 10 Kasım’da yeni görevine başlamasının ardından kısa süre içinde Kuvayı Seyyare Komutanı Çerkez Ethem ve kardeşi Tevfik ile İsmet (İnönü) Bey arasında anlaşmazlıklar ortaya çıkmaya başladı. Kuvayı Seyyare, düzenli ordu sistemine geçerek İsmet (İnönü) Bey’in emir ve komutası altında girmeye karşı direniyordu. Çerkez Ethem, Cephe Komutanı İsmet (İnönü) Bey’e haber vermeden, kendine bağlı yeni birlikler kurmaya ve sorumluluk bölgesindeki sivil yöneticilere karışmaya ısrarla devam ediyordu. Bu gerginliklerden sonra Çerkez Ethem ve Cephe Komutanı arasındaki ilişkiler iyice koptu. Mustafa Kemal, o sırada Ankara’da bulunan Çerkez Ethem’i de yanına alarak İsmet (İnönü) Bey’le görüşmek üzere 2 Aralık günü, Ankara’dan Eskişehir’e hareket etti. Ethem, 4 Aralık 1920 tarihinde Eskişehir’den gizlice ayrılarak Kütahya’daki birliklerinin başına gitti.

       Bu arada Çerkez Ethem’in, Demirci Mehmet Efe ile de gizlice haberleştiği ortaya çıktı. Onun da Kuvayı Seyyare ile birlikte isyan edeceği şüphesi üzerine, Refet (Bele) Bey komutasındaki süvari birlikleri ile 15/16 Aralık 1920 tarihinde, Dinar civarındaki Demirci Mehmet Efe kuvvetlerine bir baskın yapıldı. Baskından az sayıda adamıyla kaçıp kurtulan efe daha sonra teslim olarak köyünde oturmak şartıyla serbest bırakıldı. Çerkez Ethem’e ise nasihat heyetleri gönderilerek bir çatışma çıkmadan sorun çözülmeye çalışıldı. Fakat Çerkez Ethem’in, gizli bir şekilde isyan etmeye hazırlandığı ve bu heyetlerden bir sonuç alınamayacağı anlaşıldı. Bunun üzerine bir askeri harekâtla etkisiz hale getirilmesi kararlaştırıldı.

       Bursa’da bulunan Yunan kuvvetlerinin karşısında bir Tümen, Uşak’ta bulunan Yunan kuvvetinin karşısında ise sadece bir tabur bırakılarak, kalan bütün kuvvetlerle Kütahya üzerine yüründü. Bu kadar güçlü bir taarruza dayanamayan Ethem kuvvetleri Kütahya’yı terk ettiler. Düzenli birlikler, 29 Aralık 1920 günü Kütahya’ya girdiler. Ethem, kuvvetleri ise Gediz Bölgesine çekildi. Bunun üzerine Millî kuvvetler, isyancıları tamamen etkisiz hale getirmek için Gediz üzerine yürüdüler. 5 Ocak 1921’de Gediz de ele geçirildi. Düzenli birlikler karşısında bir varlık gösteremeyen Çerkez Ethem Yunan işgali altındaki bölgeye kaçtı. 6 Ocak 1921 günü, Yunan kuvvetleri batı cephesinde bütün cephede aynı anda taarruza başlayınca Çerkez Ehem’in karşısında sadece 61. Tümen bırakıldı ve kalan birlikler tren yolundan da faydalanılarak hızla İnönü bölgesine gönderildi.Yunan taarruzunun başlaması üzerine Ethem kuvvetleri Kütahya’ya saldırdılar fakat 61. Tümen’in direnişi karşısında bir başarı sağlayamadılar. Yunanlıların taarruzu başarısızlıkla sona erip Yunanlılar geri çekilince, Çerkez Ethem isyanına geri dönüldü. 11, 12 ve 13 Ocak günleri yapılan çatışmalarda sarsılan çekilmeye başlayan Ethem kuvvetleri süratle takip edildi. 14 Ocak’tan 22 Ocak tarihine kadar yapılan takip harekâtından sonra Ethem kuvvetlerinin çoğu dağıldı. Ethem ise az sayıda adamıyla birlikte Yunan tarafına geçti.

       Ethem ve kardeşleri Yunan tarafına geçerken, kendilerinin isyana karıştıkları için cezalandırılacaklarından korkan fakat Yunan tarafına geçmeyi reddeden bazı efeler ise Ege Bölgesi’nde kaldılar. Bunlardan, Parti Pehlivan ve Halil Efe gibi kimseler daha sonra akıncı müfrezeleri oluşturarak düşman gerisinde GNH faaliyetlerine başladılar ve oldukça önemli faaliyetler icra ettiler.

Merkez Ordusu’nun kurulmasından sonraki isyanlar (Pontus Çetelerinin İsyanı ve Koçgiri İsyanı).

      Görüldüğü gibi Milli Mücadele’nin başlamasından itibaren milli kuvvetleri en çok sıkıntıya sokan konuların başında değişik bölgelerde çıkan iç isyanlar olmuştur. Genellikle İstanbul hükümetinin desteklediği ve Milli Mücadele’yi yapan güçleri hedef alan isyanlar kısa süre içinde bastırılmış ve bu isyan hareketleri TBMM kurulup yönetimi eline aldıktan sonra giderek etkinliklerini kaybetmişlerdir. Fakat Mondros Mütarekesi’nin hemen ardından başlayan ve giderek artan Karadeniz Bölgesi’ndeki Rum çetelerinin faaliyetleri Milli Mücadele’nin sonuna kadar devam etmiştir. Rusya’dan kaçarak bölgeye gelen Rumların da katılması ile 6-7 bin civarında olan Rum eşkıyalarının mevcudu 1921 yılında 25 bin kişiye kadar çıkmıştır.

Cephelerde muharebelerin devam ettiği en sıkıntılı anlarda bile 3. Kolordu ve 15. Kolordu bu çetelerle mücadele etmek zorunda kalmıştır. Çok geniş bir bölgede uygun arazi koşullarında meydana gelen bu isyan hareketleri bölgede yaşayan Türk köylerini de hedef alıp halka karşı katliamlar yaptığından, Pontus çetelerinin faaliyet gösterdiği bölgedeki Türk halkı silahlandırılarak kendi köy ve şehirlerini savunmaları sağlanmıştır. Bu bölgeye yakın alanlarda; Zile, Erbaa ve Yozgat bölgelerinde 1920 yılında çıkan isyanlar Rum çetelerinin isyanları ile birlikte bastırılmak zorunda kalındığından oldukça zor anlar yaşanmış ve isyanlarla mücadele için cepheden birlik kaydırmak zorunda kalınmıştır. Bunun üzerine, 9 Aralık 1920 tarihinde 3. Kolordu Komutanlığı lağvedilerek sadece iç isyanlarla mücadele etmekle görevli Merkez Ordusu kurulmuştur.

      Rumlardan başka bazı Kürt aşiretleri ve örgütleri de Sevr Antlaşması’nın bazı maddelerinden ve İngilizlerin kışkırtmalarından cesaret alarak çeşitli bölgelerde isyanlar çıkarmışlardır. Bu kapsamda 1920–1921 yıllarında ortaya çıkan önemli bir ayaklanma da Koçgiri isyanıdır. İsyanın başlangıcı 1920 yılındaki bazı gelişmelerle ortaya çıkmıştır. 1920 yılı sonlarında Sivas’ın Kangal İlçesine bağlı Yellice Nahiyesi’nde, Sevr Antlaşması çerçevesinde, Diyarbakır-Van-Bitlis-Elazığ-Tunceli bölgesinde bir Kürt devleti kurmak için bazı aşiretlerin katılımıyla bir toplantı yapılmıştır. İsyancılar Temmuz 1920’de Zara’da bir karakolu basarak harekete geçmişler ve Refahiye ile Divriği bölgesi isyan hareketinin merkezi haline gelmiştir. İsyanı bastırmak için Şubat 1921’de, bölgeye 6. Süvari Alayı gönderilmiş fakat bu alay kısa sürede dağılmıştır. İsyanın bir türlü sona ermemesi üzerine 13 Mart günü, Merkez Ordusu Komutanı Nurettin Paşa isyanı bastırmakla görevlendirilmiştir. Bölgeye birçok askeri birliğin gönderilmesi ve Sivas, Erzincan ve Elazığ vilayetlerinde sıkıyönetim ilan edilmesinin ardından yapılan askeri harekat sonucunda bu isyan 17 Haziran 1921 tarihine kadar etkisiz hale getirilmiştir. Bu isyanın bastırılmasından sonra artık Milli Mücadelenin sonuna kadar başka bir isyan çıkmamıştır.

     Sonuç:

     Yukarıda yaptığımız inceleme dikkatli bir şekilde ele alındığında Milli Mücadele döneminde ortaya çıkan isyanların genel olarak bir iç savaş niteliği taşıdığı anlaşılmaktadır. Türkiye haritasında isyanların çıktığı bölgelere bakıldığında bu iç savaşın; Samsun’dan Hatay’a doğru bir çizgi çizildiğinde, bu hattın doğusunda; dini ve etnik kökenli ve ülkeyi bölmeyi amaç edinen ayrılıkçı isyanlar şeklinde, batısında ise; daha çok ülkenin yönetimini ele geçirmek isteyen güçler arasında meydana gelen çatışmalar şeklinde ortaya çıktığı görülmektedir. Bu isyanların diğer bir özelliği de siyasi ve askeri gelişmelerle koşut olarak ortaya çıkmaları, gelişmeleri ve şiddetlenmeleri, yine bu gelişmelere koşut olarak zayıflayarak ortadan kalkmalarıdır. Bu da, tüm isyanların başta İtilaf Devletleri olmak üzere, ülke içinde Milli Mücadele’ye karşı olan güçler tarafından ortaya çıkarıldığını ve desteklendiğini göstermektedir.

     Bilindiği gibi Karadeniz Bölgesi’ndeki Pontus Çetelerinin isyanı başından sonuna kadar Yunanistan tarafından desteklenmiş ve Yunanistan’ın yenilerek Anadolu’yu terk etmesi ile bu isyan da tamamen sona ermiştir. Milli Aşireti isyanı ile Ali Batı, Cemil Çeto ve Koçgiri İsyanları İngiliz ve Fransızların destek ve kışkırtmaları ile ortaya çıkmış ve yine bu ülkeler tarafından desteklenmiştir.     Doğu bölgesindeki Şeyh Eşref isyanı ise ülkede otorite boşluğundan yararlanarak ortaya çıkmış din ve mezhep temelli tek isyandır. Bu isyan bu niteliği ile ülkede meydana gelen tüm isyanlar arasında da tek olma özelliğindedir. Çünkü Batı bölgesinde meydana gelen isyanlar her ne kadar dini bir görünüm arz etse de burada din sadece halkı isyana katılmaya teşvik etmek için bir argüman olarak kullanılmıştır. İsyanların asıl maksadı siyasidir.

     İstanbul Hükumeti ve Saray ile değişik parti ve dernekler tarafından çıkarılan ve desteklenen isyanlara baktığımızda bu isyanların İstanbul'a yakın bölgelerde olanlarının İngilizler tarafından da para ve silah verilerek desteklendiği görülmektedir. Bunda İngilizlerin, Anadolu Hareketi’nin kendi kontrolleri altındaki bölgelere doğru yayılmasını engellemeyi amaçladığı değerlendirilmektedir. Bu isyanların özellikle; Kuvayı Milliye’nin kurularak Ege Bölgesi’nde Yunanlılara karşı bir cephe oluşturması, Heyeti Temsiliye’nin ülke kontrolünü ele geçirmeye başlaması ve müteakiben Milli Mücadele’ye müzahir bir hükumetin göreve gelmesini sağlaması, Kuvayı Milliye güçlerinin bazı İngiliz birliklerine saldırması ve Akbaş Cephaneliği gibi cephaneliklerden büyük miktarlarda silah kaçırmaya başlaması ve nihayet Misakı Milli’nin kabul edilmesinden sonra İstanbul’un işgali üzerine Ankara’da TBMM’nin kurulması aşamalarında şiddetlenmesi de bunu doğrulamaktadır.

 

     İsyanların diğer bir niteliği de genellikle işgal güçlerinin taarruzları ile eşgüdümlü olarak ortaya çıkmalarıdır. Birçok isyan ya işgal güçlerinin taarruzları ile aynı zamanda veya bu taarruzların başarıya ulaştığı anlarda ortaya çıkmıştır. Bu durum da; hangi isyanın kim veya kimler tarafından desteklendiğini göstermesi açısından önemlidir.     Demirci Mehmet Efe ve Çerkez Ethem isyanlarının ise diğer isyanlardan farklı bir özelliği bulunmaktadır. Bu isyanlar, Anadolu ile İstanbul veya İtilaf Devletleri çekişmesinden farklı olarak Anadolu hareketinin kendi içindeki çekişmelerden ortaya çıkmıştır. Bu isyanlar için genellikle Çerkez Ethem’in liderlik arzusu, kendini beğenmişliği, düzenli orduya karşı olması gibi sebepler gösterilse de bu isyanların geri planında yeni yönetimin rejimi konusunda daha savaş sona ermeden ortaya çıkan mücadelelerin etkili olduğu değerlendirilmektedir. Konu içinde incelenmemiş olmakla birlikte Yeşil Ordu ve bazı Komünist/Sosyalist hareketler ile TBMM’de Mustafa Kemal Paşa ve onun yönetimine muhalif olan unsurlarca Ethem kuvvetlerinin uzun süre savunulmuş olması bunun en açık göstergesidir. İsyanlar hangi amaçla çıkmış veya kim tarafından desteklenmiş olursa olsun Milli Mücadele’nin en önemli konusunu teşkil etmişlerdir. İç istikrarı sağlamadan güçlü bir yönetim kurmak mümkün olmadığından ve bu isyanlar milli kuvvetler karşısında işgal güçlerinden başka yeni cepheler açılmasına sebep olduğundan Milli Mücadele’de milli kuvvetlerin oldukça zayıflamasına sebep olmuşlardır. Bu isyanlar sebebiyle birçok askeri birlik ya imha olmuş veya dağılarak isyancılara katılmış, dolayısıyla askeri güç zayıflamak durumunda kalmıştır. Bunun yanında, bu isyanları bastırmak için genellikle cepheden birlik çekmek gerektiğinden Yunanlılar karşısında yeterince güçlü bir savunma hattı teşkil etmek mümkün olmamış ve bundan yararlanan Yunanlılar Anadolu’nun ortalarına kadar gelebilmişlerdir. Bu isyanlar savaşın uzamasına, ülkenin büyük bir bölümünün gerek isyanlar, gerekse ilerleyen Yunan kuvvetleri sebebiyle harap olmasına, binlerce asker ve sivilin ölmesine veya yaralanmasına sebep olmuşlardır. Tüm bu değerlendirmelerden de anlaşılacağı gibi iç isyanlar, dış güçlere karşı açılan cephelerin yanında yeni bir cephe açılmasına (iç cephe) sebep olmuşlardır. Bu cephe, özelliği bakımından diğer tüm cephelerden daha önemli ve sonuçları açısından daha yıkıcı olmuştur. Görünüş olarak işgalci devletler karşısında alınan askeri başarılar arttıkça isyanların da azalma gösterdiği söylenebilir. Ancak bu durum tersten okunarak; iç isyanlar azaldıkça milli kuvvetlerin işgalci güçlerin cephelerinde daha fazla toplanmasının mümkün olduğu ve bu durumun da işgalciler karşısında zaferler kazanılmasına sebep olduğu da söylenebilir. Sonuç olarak denilebilir ki; Atatürk’ün Nutuk’ta da belirttiği gibi iç cephe Milli Mücadele’nin en önemli cephesi olmuş, iç cephede savaşın kazanılmasının ardından dış cephelerde de savaşın kazanılması mümkün olmuştur. Gladyo unsurlarının Milli mücadele dönemi ve sonrasındaki bu hareketler 1977 yılında örgütlü terör gruplarının temellerini oluşturmaktadır.

Kaynak: https://mehmetcanli1966.blogspot.com.tr/2014/12/kurtulus-savas-srasnda-ckan-ic-isyanlar.html

İçte yapılan mücadele sonrasında güçlenen Türk Ordusu Cumhuriyetin kuruluşuna müteakip tekrar hedef alınarak yıpratılmaya çalışılmış ve bu amaçla Düzenlenen ayaklanmalar da Türkiye Cumhuriyeti tarihinde Ulu Önder Mustafa Kemal ATATÜRK’ün Türklük adına verdiği mücadeleye engel olamamıştır Zira o gelen tehlikeleri öngörüsüyle görüp mücadele stratejisini’ de buna göre belirlemiştir.

CUMHURİYET DÖNEMİNDE ORTAYA ÇIKAN İÇ İSYANLAR

Cumhuriyet Döneminde Doğuda Çıkan İsyanlar  (1923 – 1938)

Kamuran Ablak tarafından Tarih kategorisinde oluşturuldu.

1924 Nasturi Ayaklanması

İngilizlerin Nasturileri kullanarak Kürtler arasında propaganda yapmaları ve Kürtleri kandırmaları çabalarının Türk hükümetince önlenme çabaları yetersiz kalmış, İngilizlerin silahlandırdığı Nasturiler Hakkari Bölgesinde güvenliği sarsacak eylemleri 7 Ağustos 1924 tarihinde ciddi bir boyut kazanmıştır. Bu isyanın önemi, şekli ve bastırılışı ile değil kendinden sonraki isyan halkasının başlangıcı olmasındandır. 2 Ekim 1924 yılında son bulan bu isyandan, Şeyh Sait isyanına kadar bölgesel ve daha küçük çaplı olan 1925 yılında Siirt, Sason ve Silvan bölgelerinde Raçkotan ve Raman İsyanı, Hakkari bölgesinde Şemdinli İsyanı, yine Siirt bölgesinde Sason İsyanı vuku bulmuştur. (Kaynak: Şerafettin Turan, Türk Devrim Tarihi)

1925 Şeyh Sait Ayaklanması

 

Nakşibendi tarikatından olan Şeyh Sait tarafından 13 Şubat 1925 tarihinde Ergani ilçesine bağlı Eğil bucağında Piran köyünde başlamış ve Diyarbakır, Bingöl, Elazığ bölgelerine yayılmıştır. Bölgede bir ay sıkıyönetim ilanına sebep olmuştur.İsyanın temel iki gerekçesi vardır. İç gerekçesi, yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti ve onun inkılaplarına karşı ve hilafetin geri getirilmesine yönelik Vahdettin ve taraftarlarının çabaları ile Kürt milliyetçiliğidir. Dış gerekçesi ise aynı döneme denk gelen Musul meselesinde başarı kazanmak isteyen İngiltere'nin Türkiye dâhilinde isyanlar ve kargaşa çıkararak, Türkiye'yi istikrar bulmamış bir ülke olarak dünyaya tanıtmak ve böylece Türkiye'nin yakın doğu dengesinde kendi aleyhine bir durum yaratmasını önlemek için bu isyanı körüklemesidir. 31 Nisan 1925 tarihinde isyan son bulmuştur.(Kaynak: Mehmet Aydoğan, İç İsyanlar ve Şeyh Said İsyanı)

1926 Koçuşağı Ayaklanması

7 Eylül 1926'da başlayıp 30 Kasım 1926 yılında son bulan isyan Ovacık, Hozat, Çemişgezek arasındaki bölgede vergi vermek istemeyen, askerlik ödevini yapmayan, çapulculuk yapan 450 kadar asinin çıkardığı bir isyandır. Şeyh Sait isyanından kaçan ve dağlara çıkan bu Koçuşağı aşiretine bağlı bu asiler, dış mihrakların etkisi ile devlet için tehlikeli bir hal almaları üzerine bunlara yönelik bir harekata ihtiyaç duyulmuştur. Bunun yanında Koçuşağı Aşiretine karşı yapılacak bir harekat ile Dersim bölgesinin güçlü bir lideri olan Seyit Rıza'nın kuvvetinin zayıflatılması da bu harekatın yapılması için gerekçe olmuştur.(Kaynak: Genelkurmay Belgelerinde Kürt İsyanları 1)

1927 Bicar İsyanı

Bicar İsyanı Şeyh Sait isyanında dağlara ve mağaralara saklanmış olan 2000-2500 civarında asinin temizlenmesi maksadıyla 7 Ekim 1927 yılında Hani- Lice Kuzeyi, Kulp Batısı, murat Güneyi-Palu Doğusu'nda yapılan harekat ve buna karşı yürütülen mücadele esaslı bir isyandır. Kasım 1927 tarihine kadar sürdürülen harekat ile bölge asilerden temizlenmiştir. (Kaynak: Ahmet Kahraman, Kürt İsyanları)

1928 Mutki İsyanı

Şeyh Sait isyanının bastırılmasından sonra Mutki bölgesinde vergi, askerlik ve silah toplamak üzere Mutki bölgesine gönderilen kuvvetlerden bir taburun bölgede yaşayan aşiretlerin bir araya gelerek saldırması ile 1928 yılının ilkbaharında başlamıştır. Devlet nüfuz ve otoritesi dışında yaşamış olan bu bölgedeki bu hareket ile başlayan isyan siyasi bir amaç gütmemesine rağmen bölgede asayişi etkilemiştir. Hur köyü halkının 14 Temmuz'da kaymakam ve bir jandarma erini de şehit etmelerinden sonra üç ay içinde isyan bastırılmıştır.(Kaynak: Mehmet Aydoğan, İç İsyanlar ve Şeyh Said İsyanı)

1929 Asi Resul Ayaklanması

Olay, Eruh ilçesi Jandarma Komutanı Teğmen ile Lodi bucak merkezinin Tilmişar köyünden Jilyan Aşireti Reisi Resul`un aralarındaki anlaşmazlıktan kaynaklandı. Teğmen, Resul ve kardeşi Akit`le bazı yakınları hakkında silah toplama bahanesiyle tutuklama belgesi sağlayıp adı geçenlerin yaşadığı dört köyde arama yaptı. Silah bulamadı, ama Resul`u yakaladı. Akit`in bulunduğu Goveşil köyünde arama sırasında çatışma çıktı. Bir onbaşıyla dört jandarma eri şehit oldu. Tutuklanan Resul, Tilmişar`dan çıkarılırken baskın yapılıp kaçırıldı.  Harekatla ilgili ayrıntılı emir 3 Temmuz`da verildi. Resul ve yakınları Lodi bucağına ait çeşitli köylerde gizlenmekteydiler. 5 Temmuz`da harekat başladı. 10 Temmuz`dan itibaren asiler bozguna uğrayarak kaçışmaya başladılar. Takip 3 Ağustos`a kadar sürdü. Resul yakalanamadı, ama destekçileri ağır bir biçimde cezalandırıldılar. (Kaynak: Genelkurmay Belgelerinde Kürt İsyanları 1)

1926 – 1930 Ağrı İsyanları

16 Mayıs 1926'da Soğanlı, Kızılbaşoğlu, Sori, Cilkanlı, Bilhanlı ve Cinganlı aşiretleri; Ağrı'daki İbrahim Heski ve adamları ile birleşerek ayaklandılar. İran'daki Yusuf Taso ile beraber 1.000 kadar atlının İran sınırını geçip Brosonlu'nun yardımına gelmesi üzerine ayaklanma büyüdü. Bunun üzerine başlatılan askeri harekat ilk başlarda başarısız oldu. Doğubeyzazıt'a çekilen ordu birlikleri Haziran ayında, ikinci bir harekata başladı. Bunun üzerine isyancılar İran'a kaçtı. İran hükümetinden sınırda gerekli önlemleri alması ve geçişleri önlemesi istendi.1 Temmuz'de Türk Ordusu Ağrı Dağı'nın kuşatmasını tamamlandı ve 7 Eylül 1930'da genel taarruzu başlattı. 25 Eylül'e kadar süren Ağrı Dağı Muharebesi esnasında 14 Eylül'de Kire'de İbrahim Ağa öldü ve İhsan Nuri de İran'a sığındı.Daha sonra Adana Ağır Ceza Mahkemesi'nde yapılan yargılamalarda 34 kişi idam cezasına çarptırıldı. 1938'de Karaköse olan ilin adı, Ağrı olarak değiştirildi.(Kaynak: Reşat Hallı, Türkiye Cumhuriyeti'nde Ayaklanmalar)

1930 Zeylan (Zilan) Ayaklanması

Cumhuriyet döneminin yaşadığı en büyük acılardan biri bu ayaklanma sonucunda çıkan ordunun halkına yaptığı katliamdır. 1930 yılının Temmuz ayında Ağrı Dağı İsyanları sırasında Ferik Salih Omurtak komutasındaki 9. Kolordu tarafından Üçüncü Ağrı Harekâtı'nın başlatılmadan önce Van ilinin Erciş ilçesinde yer alan Zilan Deresi'ne sığınan Kürtlere yönelik gerçekleştirdiği katliam. Temmuz 16, 1930 tarihli Cumhuriyet gazetesine göre, 15,000 kişi, bizaat Ağrı isyanında da yeralan Kürt yazar Hesen Hîşyar Serdî (1907-Eylül 14, 1985)'ye göre, Ademan, Sipkan, Zilan ve Hesenan aşiretlerden oluşan 18 köyden 47.000 köylüsü Ermeni araştırmacısı Garo Sasuni'e göre, 5.000 kadın, çocuk, ve yaşlının öldürülmüştür, Ekim 3, 1930 tarihli Berliner Tageblatt gazetesi ise, Türkler, Zilan bölgesinde 220 köyü imha etti ve 4.500 kadın ve yaşlı katletti şeklinde aktardı. Sovyetler Birliği Bilimler Akademisi ise, Zilan Bölgesi vadilerinden birinde 1.550 kişi kesildi, Erciş bölgesinde 200 köy yakıldı, Patnos sahasında yakılıp yıkılmayan tek köy kalmadı, Türk askerleri, Kürtlerin hayvanlarını da alıp aşırdılar. şeklinde aktarmaktadır.(Kaynak: Mehmet Şevket Eygi, Zilan Katliamı / Kemal Burkay, Anılar, belgeler Cilt 1)

1930 Pülümür Ayaklanması

1930 tarihli Berliner Tageblatt gazetesi

   Ağrı harekatı sonrasında bölgeyi gezen Mareşal Fevzi Çakmak raporunda bazı köylerin cezalandırılması gerektiğini belirtti.  Kürt asiler çevredeki Türk köylerini sık sık basıyorlardı. Bunların da önlenmesi şarttı.  Mareşalin önerdiği harekata neden olan son olay, Pülümür kaymakamının evine, ağaların tahrikiyle, birkaç el ateş edilmesiyle başladı. Tertipçiler ateş edenlerin hükümete teslimini engellediler. 8 Ekim 1930`da Başbakan İsmet İnönü, Mareşale istediği yeşil ışığı yaktı.  Pülümür`ü cezalandırma harekatı 25 Ekim`de yürüyüşle, 28 Ekim sabahı da saldırıyla başladı, 31 Ekim`de durdu. Asilere yöneltilen saldırı, su ve cephane ikmali güçlükleri ve uçakların bombalarının bitmesiyle sonuçsuz kaldı. Birlikler noksanlarını tamamlamaları için Pülümür`de toplandılar. Harekata katılan 74 subay ile 1664 ere Ömer Halis Paşa komuta ediyordu. 2. Pülümür harekatı 10 Kasım`da uçakların da katılmasıyla başladı. Hedefteki Kürt köyü 13 Kasım`da yakıldı. Asiler imha edildiklerinde 100 kayıp vermişlerdi. 14 Kasım sabahı harekat tamamlanmıştı. Birlikler garnizonlarına dönüyorlardı. (Kaynak: Genelkurmay Belgelerinde Kürt İsyanları 2)

 

1937 Dersim İsyanı

  Ayaklanma, Ocakzade (Ehl­i Beyt soyundan) kökenli ve Şeyh Hasan Kürt aşiretine mensup olan Abasan Aşireti reisi Seyit Rıza önderliğinde, asker ve vergi vermek istemeyen diğer aşiretlerce de desteklenen bir grup tarafından 20–21 Mart 1937 gecesi Harçik köprüsünün yıkılması, köprüyle Kahnut Bucağı arasındaki telefon hattının kesilmesi ve bölge askeriyesine düzenlenen saldırı ile başladı. Ayaklanmayı Kureyşan Kürt aşireti başlattı ve özellikle Demenan, Haydaran ve Yusufan Kürt aşiretlerinin katılımı ile iyice genişledi. Ayaklanmaya toplam yaklaşık 6.000 kişilik bir grup katıldı. General Abdullah Alpdoğan düzenlediği ilk harekât büyük başarısızlıkla sonuçlandı.  Abdullah Alpdoğan yanına aldığı 20.000 asker ile bölgeye gitti fakat dağları bir türlü aşamadı. Bunun sonucunda gerekli olanın bir hava saldırısı olmasına karar verdi. Gerekli onayı alınca Sabiha Gökçen'i davet etti. Sabiha Gökçen de kabul edip Hava Kuvvetlerinden 3 uçak filosu ile havadan saldırı gerçekleştirdi. İsyancıların saklandıkları en büyük yer olan Laş mevkiini yerle bir etti. Zilan Ayaklanmasının doğurduğu sonuçlar burada da kendisini gösterdi.

(Kaynak: Sabiha Gökçen röportajı, 25.11.1956 / Genelkurmay Belgelerinde Kürt İsyanları 2 / Rıza Zelyut, Dersim İsyanları Seyit Rıza Gerçeği)

Görüldüğü gibi Cumhuriyet öncesi ve sonrasında çıkan isyanların bir çoğu dinci, gerici zihniyetin faaliyetleri ve bu faaliyetleri organize eden İngilizler ve işbirlikçileri olmuştur.  Diğerleri ise bölgesel olarak Kürt milliyetçiliğine dayalı hain organizasyonlardır. Tüm bu veriler gelecekte sömürgeci devletlerin arşivlerini oluşturmakta ve toplumun sosyal şifreleri gibi önemli veriler değerlendirilerek sistemli Gladyo yapılanmalarında kullanılacaktır. Bu nedenle  NEDEN TÜRKİYE III başlığı altında Uzak tahkim Yakın Tahkim ve Gladyo tipi yapılanmalar ele alınarak açıklanmaya çalışılacaktır. Bizleri Takip etmeye devam edin

 

CEVAP VER

*